PANATHINAIKOS — FENERBAHÇE TURKISH AIRLINES EUROLEAGUE PLAYOFF 2. MAÇI ÖNCESİ (KURGU ÖYKÜ)

18 Nisan 2017 tarihinde oynanan Panathinaikos — Fenerbahçe Turkish Airlines Euroleague Playoff ilk maçı öncesi yazdığım öyküden sonra, “Eğer Fenerbahçe maçı alırsa, öyküyü devam ettireceğim” diye totem yapmıştım. Fenerbahçe ilk maçı aldı ve ben de aşağıda okuyacağınız devam bölümünü dün sabah ilk olarak Ekşi Sözlük‘te yayımladım. Şimdi de Düşlerden Gerçeğe’de yer alması için burada paylaşıyorum.

Bundan sonraki amacım, bu öykü serisi ile Fenerbahçe’nin kupa yürüyüşünü kendimce destanlaştırmak. Fenerbahçe dün oynanan 2. maçı da kazandığına ve seride durumu 2–0 yapıp Final Four’a göz kırptığına göre, serinin 3. maçının oynanacağı 25 Nisan 2017 Salı sabahı, öykünün 3. bölümünü yazmak bana farz oldu. Fenerbahçe kazanmaya devam ettikçe, bu öykü de devam edecek. Beğenilerini paylaşan, destek olan herkese teşekkürler. Okumaya başlamadan önce kahvenizi almayı unutmayın. Öykü ve bir bardak kahve birbirini tamamlayacaktır. Keyifli okumalar!

20 Nisan 2017 — Atina — Sabahın erken saatleri…

Panathinaikos ve Fenerbahçe arasında oynanacak çeyrek final serisinin ikinci maçının sabahında, Fenerbahçe Basketbol Takımı, Panathinaikos’un mabedi olan O.A.C.A.’ya (Olympic Athletic Center of Athens) on kilometre mesafedeki otellerinde istirahat halindeydiler. Fenerbahçe’nin zaferiyle tamamlanan ilk maçın ardından, serinin ikinci maçı 20 Nisan 2017, yani bu akşam oynanacaktı. Oyuncular, müsabakanın heyecanı ile zor uyumuşlardı. Koç Jelko Obradovic, ekibi etkisi altına alan heyecanın farkındaydı. Kurt hoca, oyuncu psikolojisine hakim olmanın, başarıya giden yolda tüm kapıları açan anahtar olduğunu biliyordu. Tüm oyuncularının psikolojisinin bu maçın ağırlığına uygun olduğundan emindi. Ayrıca, heyecan iyi bir şeydi. Kontrol edebildiğin ve kaygıya evrilmediği sürece…

Atina’da oynanacak ikinci maç özelinde ise, bir kişi ile özel ilgilenmesi gerekiyordu. O kişi de Kostas Sloukas’tı. Obradovic, ikinci maçtan galibiyetle dönmek istiyorsa, bunu Sloukas’la yapması gerektiğini biliyordu. İlk maçta müthiş bir performans gösteren Bogdanovic kısa savunmasında tüm baskıyı üzerine alırken, bu anlarda Sloukas’ın performansı belirleyici olacaktı. Yani, tüm sezon yokları oynayan Sloukas’ın sahneye çıkma zamanı gelmişti. Olympiacos çıkışlı Yunan guard’ın yıldız takımlarından beri ezeli rakibi olmuş Panathinaikos, kendi evinde oynayacağı çeyrek final ikinci maçında Sloukas’ın geri dönüşüne tanık olacaktı. Obradovic’in kafasında maçın sonundaki manzara buydu. Şimdi sıra, bunu Sloukas’ın kafasına sokmaktı.

Image for post
Image for post

Koç, sabah erken saatte Sloukas’ı arayarak acil olarak kahvaltıya inmesini söyledi. Bu çok karşılaşılan bir durum değildi. Obradovic’in oyuncuları kahvaltıya çağırdığı pek görülmezdi. Herkes ne zaman kahvaltıya inmesi gerektiğini zaten bilirdi, koçun araması gerekmezdi. Obradovic disiplini bunu gerektirirdi.

Sloukas hazırlanıp, odasından çıktı. Otelin gösterişli asansörüne bindi ve fonda çalan The Beatles’ın Let It Be şarkısı eşliğinde kahvaltının servis edildiği restorana doğru ilerledi. İçeri girer girmez, açık büfenin önündeki dikdörtgen masada oturmuş Obradovic’i gördü. Koç, açık laptoptan bir şey seyrederken, ara ara notlar alıyordu. “Akşamki maça çalışıyor olmalı,” diye düşündü Sloukas ve koçun yanına doğru hareketlendi. Obradovic, Sloukas’ın yaklaştığını fark etmiş ama istifini bozmamıştı.

Sloukas masaya doğru yanaştı ve konuşmayı başlattı; “Günaydın koç.”

Obradovic kafasını kaldırdı ve ifadesiz bir suratla ekledi; “Günaydın. Acıkmışsındır. Büfeden bir şeyler al, gel biraz konuşalım.”

Sloukas Obra’nın tepkisizliğine omuz silkerek cevap verdi ve büfeye doğru yöneldi. Büfedeki yemekler harika görünüyordu. İçerisinde çok sevdiği Feta’nın da olduğu çeşit çeşit peynirler, cherry domatesler, rengarenk meyveler, kocaman bir yumurta bölümü, pastırmalar, mısır gevrekleri ve daha nicesi. “İnsanın memleketi gibisi yok,” dedi içinden. Ardından bir an durakladı ve bir aydınlanma yaşadı. Türk mutfağı ile Yunan mutfağının birbirine ne kadar benzediğini fark etti. Türk mutfağının daha geniş bir yelpazesi olduğunu ve dünyanın en iyi mutfağı olduğuna kefildi ama Yunan mutfağı da fena sayılmazdı.

Sloukas büfede kahvaltı tabağını ayarlarken Obradovic göz ucuyla oyuncusunu izliyor, her hareketinden bir anlam çıkarmaya, psikolojisini tartmaya çalışıyordu. Yalnız kaldığı zamanlarda kendine hep söylediği gibi “Eğer basketbol koçu olmasa, psikolog olurdu.”

Image for post
Image for post

Sloukas tabağını doldurdu ve Obra’nın karşısına oturdu. Kostas sandalyeye oturmadan önce, koç masadaki defterleri kapatmış, laptopun ekranını da Kostas’ın göremeyeceği şekilde indirmişti. Obra gözlerini Sloukas’ınkilere kilitleyip konuşmaya başladı:

“İyi uyudun mu gece?”

“Evet koç… Aslında, fena sayılmaz.” diye çekincen bir cevap verdi Kostas.

“Maç stresi?” bu bir soruydu ve amacı Kostas’ın kendisine açılmasını, aklından geçenleri paylaşmasını sağlamaktı.

“O.A.C.A’yı sevmediğimi tahmin edebiliyorsundur. Ama bu daha fazla hırslanmamı sağlıyor. Maça hazırım eğer sorduğun buysa.”

Obradovic, Kostas’ın cevabı sonrası arkasına yaslandı. Bacak bacak üstüne attı. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetleyip son derece rahat ve kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı: “Udoh’a attığın pas muhteşemdi. Bogdan senin için “hayatının basketbolunu oynadı” dedi. Üçlüklerin en kritik anlarda Panathinaikos’un direncini kırdı. Bir an basketbol tanrıları Olympos’tan inip senin içine girdiler sandım. Space Jam diye bir film vardı, Michael Jordan oynuyordu. Hatırlar mısın? Uzaylılar süper yetenekliydiler, insan üstü şeyler yapıyorlardı. Bir an senin de öyle bir değişim geçirdiğini sandım. Senin bu oyunun olmasa ikinci maçı asla kazanamazdık.”

Kostas Obra’nın dediklerini şaşkınlıkla dinledi. Koç sanki akşamki maç oynanmış da arkasından kritik yapıyormuş gibi konuşuyordu. Kendi performansı için övgüler diziyordu. İyi de maç daha oynanmamıştı ki! Maç bu akşamdı.

Kostas alacağı tepkiden çekinmesine rağmen koça maçın henüz oynanmadığını hatırlatmaya yeltendi.

“O maç oynandı Kostas ve sen muhteşem bir performans gösterdin. Bir Oly’li olarak, Panathinaikos’u O.A.C.A’ya gömdün. Benim için o maç bu şekilde oynandı ve bitti. Yoksa aksini mi iddia ediyorsun?”

Kostas şimdi anlamıştı. Koç kendisinin sorumluluk almasını istiyordu ve bunu açık açık söylemektense bunu kendisinin fark etmesini bekliyordu.

“Benden neler beklediğini anladım koç. Bana güvenebilirsin. Bu maçta beklentiyi karşılamak için ne gerekiyorsa yapacağım. Bu maç benim maçım olacak ve İstanbul’a 2–0 ile gideceğiz.”

“İşte ben de bundan bahsediyordum!” Obra bu cevabı verirken oturuşunu değiştirmiş, masaya dirseklerini koymuş ve Kostas’a doğru eğilmişti. Sözünü bitiren Obra az önce kapattığı laptopunu Kostas’a doğru çevirdi. “Bak, sen gelmeden önce neye çalışıyordum.”

Obra ekranı açtı ve Kostas’a ekranda ne olduğunu gösterdi. De Colo ve Teodosic ile ilgili istatistikler tüm ekranı kaplamıştı. Koç, kafasında Panathinaikos’u çoktan elemiş, Final Four’u, kupayı çalışıyordu.

Kostas, karşısındaki insana olan saygısının ve hayranlığının biraz daha arttığını hissetti. Artık masaya oturan Kostas değildi, değişmiş olduğunu hissediyordu. Kahvaltısını hızlıca bitirdi ve koçtan izin istedi. Çalışması gerekiyordu.

Kostas gittikten bir kaç dakika sonra Bogdan kahvaltıya indi. Koç kendisini kahvaltıya çağırmıştı. Bogdan aşağı indiğinde koçun Panathinaikos’un hücum setleri ile alakalı bir video izlediğini gördü. Az önce o laptopun Kostas’ın kafasını rahatlatmak için göstermelik konmuş Teodosic istatistikleri ile dolu olduğunu elbette bilmiyordu.

Image for post
Image for post

Bogdan’ın geldiğini gören Obra vakit kaybetmeden konuşmaya başladı. “Otur Bogdan, bu akşam işimiz çok zor olacak. Sabahtan beri Panathinaikos’un ikili oyunlarını inceliyorum. Bu maçı alacaksak bu devrilmelerin önünü kesmemiz lazım. İlk maçta yapamadıklarını bu maç yapabilirler. Aklıma süper bir fikir geldi. Sen de kilit roldesin.”

Bogdan can kulağı ile koçu dinliyordu ama aynı koç az önce takımın bir diğer oyuncusu olan Kostas’a bambaşka bir portre çizmiş, ona sanki bu akşamki maç çoktan oynanmış gibi davranmıştı. Koçun amacı belliydi, Kostas’ın bu maçta bir patlama yapmasını istiyordu ve bunun için de onu rahatlatmaya ve motive etmeye çalışmıştı. Ama Obradovic tüm planını buna göre yapacak kadar tecrübesiz değildi. En büyük silahının her zaman hazır olması gerekiyordu. O silah da Bogdan’dan başkası değildi. Obradovic’i Obradovic yapan işte bu, her duruma, her kişiye göre farklı stratejileri mükemmel bir potada eritip ileri sürebilme yeteneğiydi. Bu akşam için hazırladığı planların en az birinin tutacağını biliyordu. Bilmediği ise hangi planın tutacağı ve Fenerbahçe’yi 2–0’a götüren performansın hangi oyuncudan çıkacağıydı. Bu oyunu ve mesleğini işte bu yüzden seviyordu. Onun gözünde yaptığı, basketbol jonklörlüğüydü…

Bogdan ile savunma taktiği üzerinde konuşup odasına geri gönden Obradoviç tam masadan kalkmak üzereyken telefonu çaldı. Arayan kişi Obra’nın rehberinde “MJ” olarak kayıtlıydı. Hemen açtı ve cevap verdi:

“Merhaba Michael. İki gün önceki konuşmamıza devam etmek mi istiyorsun?”

Written by

İnşaat mühendisi, metin yazarı, blogger, öykü yazarı. Katar'da yaşam, sinema, edebiyat, oyun dünyası, Fenerbahçe, kurmaca öyküler ve insana dair her şey üzerine

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store